Monthly Archives: Mart 2007

Bu geceyi nasıl ihya edelim?

Bu geceyi nasıl ihya edelim?

Bütün insanlık âlemine bir hidayet tarihi açan ve âlemlere halis ilâhî rahmet olan böyle yüksek şanlı bir Peygamber´in ümmeti olmakla şereflenmiş bulunan biz müminlere ne mutlu! Bu geceyi vesile bilerek, O´na ümmet olmanın şuuruna erebilmek, Bu gecenin manevî zenginliğinden istifâde etmek için en azından bir Tesbih Namazı kılalım, bir de Hatm-i Enbiyâ yapalım. O´na ümmet olan müminlere gevşeklik yakışmaz. Unutmayalım… Alemlere rahmet olarak gönderilen muazzez Peygamberimizin, doğumunu anarken, yalnız mevlid okumak, ilâhîler söylemek ve kandil simidi dağıtmak yeterli değildir, sadece bu geceyi yaşamak yeterli değildir. Yüce Allah´ın sevgisine, hoşnutluğuna ve bağışlamasına ermenin yegâne yolu, Peygamberimizin yolundan gitmektir…

Okumaya devam et

Efendimizin a.s.m. 24 Saati!

Hiç merak ettik mi acaba, canımızdan çok sevdiğimiz Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bir gününü nasıl geçiriyordu? Ne zaman yatıyor, nasıl kalkıyor ve bütün gün boyunca neler yapıyordu?

Peki O’nu niçin sevmemiz gerektiğini de biliyor muyuz? Güçlü bir iman ve derin duygularla bağlı olduğumuz peygamberimizi, ilim ve şuur yönüyle de tanımak ve bilmek, bizi gerçek kulluğa götürecek en büyük vesile olacaktır.

Sevmek Benzemeyi Gerektirir

Hz. Peygamber (sav)´i sevmek, herkese farzdır. Zaten, Cenab-ı Hakkı sevmek de buna bağlıdır. Allah-u Teâla’nın sevgili Peygamberini sevmedikçe, ona uymadıkça, Allah-u Teâla’yı sevmek saadeti ele geçmez.

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“De ki: Eğer Allah´ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmran; 31) Allah-u Teâla, Habib’ine böyle demesini emir buyurmaktadır.

Saadete kavuşmak isteyen kimse, bütün adetlerini, ibadetlerini ve alış-verişlerini, kısaca tüm yaşamını O’na benzetmeye çalışmalıdır.

Bir kimsenin sevdiğine benzemeye çalışanlar, benzemeye çalıştığı kimseyi sevene, sevimli ve güzel görünürler. Bunun gibi, Hz. Peygamberi (sav) sevenleri de Allah-u Zülcelal sever. Bundan dolayı, görünen ve görünmeyen bütün iyilikler, bütün üstünlükler, ancak Hz. Peygamber (sav)´i sevmekle ele geçer.

Allah-u Teâla, sevgili Peygamberini, insanların en güzeli, en iyisi, en sevimlisi olarak yarattı. Her iyiliği, her güzelliği, her üstünlüğü O’nda topladı.

Ashab-ı Kiramın hepsi, O’na âşık idiler. Hepsinin kalbi, O’nun sevgisi ile yanıyordu. O’nun ay yüzünü, nur saçan cemalini görmeleri, lezzetlerin en tatlısı idi. O’nun sevgisi uğruna canlarını, mallarını feda ettiler. Evet, Allah’ı seviyorum diyenlerin, Ashab-ı Kiram gibi olmaları lazım…

Hz. Peygamber (sav)´e tam ve kusursuz tabi olabilmek için, O’nu tam ve kusursuz sevmek lazımdır. Tam ve olgun sevginin alameti de O’na tam olarak mutabaat etmektir. Yani, her söz ve davranışını O’na benzetmek, kısaca O’na uymaktır.

Kur´an-ı Kerim ve hadis kitaplarında, Hz. Peygamber (sav)´e mutabaat etmenin, dinin vazgeçilmez bir esası olduğunu kesin olarak ifade eden ayet ve hadisler pek çoktur.

Oysa Efendimizin şerefli yaşamı hakkında bilgisi olmayan birisinin O’na mutabaat etmesi düşünülemez. Çünkü bilmeden uyulamaz.

Peygamber Efendimiz (sav)’in Gündelik Hayatı

Hz. Hüseyin (ra), babası Hz. Ali´ye (kv), Hz. Peygamber (sav)´in bazı hallerini sormuş, Hz. Ali de şu şekilde anlatmıştır:

“Evine izin isteyerek girerdi. Evindeki zamanını üç kısma bölerdi. Bir kısmını Allah ´a (ibadet), bir kısmını ailesine ve kendisine. Sonra da insanlara ayırırdı.”

Hz. Peygamber (sav)´in günlük olarak her zaman yaptığı gibi, sabah namazının farzından önce mutlaka iki rekat sünnet kılardı. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“Sabah namazının iki rekat sünneti dünya ve içindekilerden hayırlıdır.” (Müslim, Tirmizi)

Hz. Peygamber (sav) bütün namazlarını huşu ve huzur içerisinde korku ve ümit arasında kılardı. Nitekim, Mutarrıf (ra), babasından şöyle nakletmiştir:

“Hz. Peygamber (sav)’i namaz kılarken gördüm, göğsünden değirmen sesi gibi inilti çıkıyordu.” Başka bir rivayette ise; “Göğsünden kaynayan tencerenin sesi gibi ses çıkıyordu.” (Ebu Davud, Nesai)

Hz. Peygamber (sav) ümmetine de, bu şekilde namaz kılmalarını emretmiştir. Nitekim Ammar bin Yasir´den (ra) rivayetle diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“Bir kişi namazını kılınca, kendisine namazdaki dikkatine göre; namazın onda biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri ve yarısı kadar sevap yazılır.” (Ebu Davud, Nesai, İbn Hıbban)

Diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuştur: “Farz namazlar teraziye benzer. Eksiksiz yapan çok kazanır.” (Taberani, İbn Hıbban)

Bu sebeple Hz. Peygamber (sav) namazlara çok büyük bir önem verirdi. Hz. Peygamber (sav) sabah namazının farzını, cemaate kıldırdıktan sonra, namazını kıldığı seccadenin üzerine, güneş iyice doğuncaya kadar otururdu. (Müslim)

Güneş Doğuncaya Kadar Zikir

Nitekim Enes bin Malik´den (ra) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Kim sabah namazını cemaatle kılar, sonra güneş doğuncaya kadar oturarak Allah´ı zikreder, sonra iki rekat namaz (işrak namazı) kılarsa, ona makbul tam bir hac ve bir umre sevabı verilir.” Enes (ra) der ki: “Tam bir hac ve umre sevabı” buyurdu. Bu sözü üç defa tekrar etti. (Tîrmizi)

Hz. Peygamber (sav) daha sonra uzaktan yakından kendisini görmeye gelenleri kabul etmeye başlardı. Gelenler halka şeklinde etrafında toplanırlardı. O, çevresindekilere vaaz eder, öğütler verir, sorularını cevaplandırır, hattâ gördükleri rüyaları tabir ederdi. Bazen sahabelere kendi rüyalarını anlatırdı.

Tavır ve Konuşması

Hz. Peygamber (sav)´in konuşması son derece tatlı ve gönül okşayıcı idi. Tane tane konuşur, her cümlesi, dinleyenler tarafından iyice anlaşılması için ayrı ayrı olurdu. Kahkaha ile gülmez, tebessüm halinde bulunurdu. O, insanların en halîmi, en yumuşak huylusuydu.

Hz. Peygamber (sav) şahsına yapılan, nefsine karşı işlenen hataları, yumuşaklıkla karşılardı; Allah´a ve imana yapılan, bir hücum olunca asla susmaz, gereken cevabı verirdi.

Hz. Peygamber (sav) insanların kusurlarını görmez, bazen görmezden gelir, çok zaman gözünü çevirir, kusurunu görse de yüzüne vurmaz, o kişiyle arasındaki saygı ve sevgi perdesini yırtmazdı.

Hz. Peygamber (sav)´in tevazusu, bilhassa insanlarla olan münasebetlerinde daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Meclisinde kim olursa olsun, konuşan kimseyi, sabırla dinler, haktan uzaklaşmadığı müddetçe sözünü kesmezdi.

Bir gün adamın biri, Hz. Peygamber (sav)´i görmeye geldi. Fakat Peygamberliğin haşmetinden o kadar etkilendi ki, titremeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav): “Korkma! Ben hükümdar değilim. Kuru et pişirerek karnını doyuran, Kureyşli bir kadının oğluyum.” buyurdu. (Hakim)

Hz. Peygamber (sav) kendi yakınlarına ve sahabelerine devamlı hoşgörülü olduğu gibi, düşmanlarını da, özellikle onlar güçsüz bulundukları ve teslim oldukları zaman bağışlamış, suçlarını affetmiş, sonunda da pek çoğunun iman etmesine vesile olmuştur.

Peygamberimizden bir şey istenildi mi, asla “Yok!” demezdi. O, insanların en cömerdi idi…

Nitekim İbn-i Abbas şöyle demiştir:

“Hz. Peygamber (sav) insanların, en cömerdi idi. Özellikle Ramazan aylarında daha fazla cömert olurdu.” (Buhari)

Duha Namazı

İnsanlarla sohbet etmesi, onların dertlerini dinlemesi genellikle, kuşluk vaktinin girmesine kadar sürerdi.

Kuşluk vakti gelince Hz. Peygamber (sav) bazen dört, bazen da sekiz rekat olmak üzere Duha namazı kılardı. Bu namazın fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:

“Cennette, ‘duha kapısı’ denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü bir münadi şöyle seslenir: ‘Ey Duha namazı kılanlar nerdesiniz? İşte gireceğiniz kapı burasıdır, Allah-u Teâla´nın rahmetiyle buradan içeri giriniz.” (Taberani)

Hz. Peygamber (sav) Duha namazını kıldıktan sonra evine gelir, ev işleriyle meşgul olur, elbise ve ayakkabıları tamir eder, hayvanlarını sağardı. (Ahmed bin Hanbel)

Öğlen Namazı

Hz. Peygamber (sav) daha sonra Öğle namazı için hazırlık yapardı. Öğle vakti girince camiye gider, öğle namazının farzından önce ve sonra kılınan müekked sünnetleri kılmayı ihmal etmezdi.

Efendimiz öğleden sonra istirahat ederlerdi… Okumaya devam et

AHDE VEFASI


Ebû’l Hamsa oğlu Abdullah diyor ki:

“Muhammed (S.A.V) ile bir satış muamelesi yapmıştım. Kendisine “Biraz bekle gelirim.” dedim; unutmuşum. Üç gün sonra hatırlayıp gittiğimde O’nu aynı yerde gördüm. Beni görünce sadece: “Bana eziyet ettin, üç gündür seni bekliyorum.” mukabelesinde bulundu.

Yaşlı bir kadın, Resûl-ü Ekremin (S.A.V) ziyaretine gelmişti. Efendimiz sordu:

– Sen kimsin?

– Müzeyne’den Cüsâme.

– Sen Hassâne misin, nasılsınız, ne haldesiniz, bizi görmeyeli ne yapıyorsunuz?

– Anam, babam feda olsun, iyiyiz. Kadın kalkınca, Hz. Aişe (R.A.) sordu.

-Yâ Resûlallah bu kadına çok alâka gösterdiniz!..

-Hatice hayatta iken bize gelir giderdi, ahde vefa imandandır.

İslâmiyetin kökünü kazımak için var güçleriyle saldıran Hevazin kabilesi, Huneyn savaşında esir olmuşlardı. Bu azgın ve kibirli kavimden birisi:

-Yâ Muhammed, bizde senin süt annelerin ve mürebbiyelerin var! dedi.

-Kendime ve Abdülmuttalib oğullarına ait esirleri serbest bırakıyorum, diye cevap verdi. Bunun üzerine diğer müslümanlâr da:

-“Bize aid olanları da Resûlullaha bağışlıyoruz!” dediler.

Emdiği sütün hakkına riayeten, mağlub fakat zalim bir kavmin esirlerini bile hiç karşılıksız salıvermişti.

Okumaya devam et

EŞSİZ TEVAZUU


Meşhur Hâtem-i Tâi’nin oğlu Adiyy, ülkesi müslümanlar tarafından fethedilince Bizans’a kaçmış ve sonra da Şam’dan Peygamber Efendimizin (S.A.V) yanına gelmişti. Adiyy, Medine’de muhteşem bir melik ile karşılaşacağını hayalinden geçiriyordu. Ama neyle karşılaşmıştı! Kendisi şöyle anlatıyor:

“Medine mescidinde Hz. Muhammed (S.A.V)in yanına girdiğimde selam verdim.

– Bu zât kimdir? diye sordular; ben: – Hâ-tem oğlu Adiyy dedim. Ayağa kalkıp beni evlerine götürdüler. Vallahi bunu doğrudan doğruya ve şuurlu olarak bana yapıyorlardı. Yolda, yaşlı ve zayıf bir kadın O’nu karşıladı ve durdurdu. Sözü bitinceye kadar uzun zaman kadını bekledi. Ben, kendi kendime: Vallahi bu melik değil! dedim. Sonra beni evine götürdü; içi lif dolu deriden bir yastık alarak bana uzattı ve – Buyur buna otur! dedi. Ben:

– Hayır, siz oturun, dedim. – Hayır siz diye tekrar ettiler; oturdum. Kendileri de kuru yerde oturdular. Ben yine kendi kendime -Vallahi bu bir melikin yapacağı bir iş değil dedim. Sonra kendisi söze başladı:

– Hâtem oğlu Adiyy, sen Rekûsi mezhe-bindensin değil mi?

– Evet.

– Sen kavminden ganimetin dörtte birini alıyor muydun?

– Evet alıyordum.

– İşte, bu, senin dinine göre sana haramdı.

– Evet hakikaten öyleydi. (Bu sözünden anladım ki Muhammed Alevhhisselâm, gönderilmiş bir peygamberdir. Çünkü herkesin meçhulü olan gizli, şahsi bir meseleyi biliyordu.)

Abdullah bin Câbir (R.A.) diyor ki, “Medine’de bir yahudi vardı. Kesim zamanı, karşılığında hurma almak üzere bana para verirdi. Bir yıl hurma iyi olmadı. Kesim zamanı yahudi bana geldi, fakat verecek birşey bulamadım. Gelecek yıla tehir etmesini rica ediyordum kabul etmiyordu. Peygamber Efendimize (S.A.V) haber verilmiş. O da ashabına: – Haydin, Câbir için yahudiden mühlet isteyelim, demiş. Hep beraber hurma bahçeme geldiler. Resûl-ü Ekrem (S.A.V) yahudiye söylüyor, fakat ya-hudi: – Ya Ebe’l Kasım, mühlet vermem! diyordu. Efendimiz (S.A.V) kalkıp hurmalığı gezdiler, tekrar gelip yahudi ile konuştular, o yine kabul etmedi. Kalktım biraz yaş hurma getirip Efendimizin (S.A.V) önlerine koydum, yediler, sonra: – Çardağın nerede? diye sordular. Yerini söyledim. – Oraya birşey ser! dediler. Serdim. Gidip biraz uyudular. Sonra uyandılar. Bir avuç daha hurma getirdim, yediler. Tekrar yahudi ile konuştular; o yine redetti. Sonra bana: – Câbir, hurmayı topla ve borcunu öde buyurdular. Câbir der ki: – Allah hurmaya bereket verdi; hem borcumu ödedim hem de arttı.”

Anlatılanlar bize, Resûlullahın (S.A.V) hareketlerindeki kolaylık, sadelik ve tevazuu tasvir ediyor.

Okumaya devam et

KEMAL-İ ŞECAATİ


Daha çocukken “Lât ve Uzza hakkı için” diyerek kendisinden birşey istenildiğinde şöyle cevap vermişti: “Onlar adına benden birşey istemeyin. Vallahi onları sevmediğim kadar hiç birşeyi sevmez değilim…”

Kavminin putlarına karşı böyle bir cesaretle nefretini ifade eden çocuk, aslında örtüsüne bürünmüş kızdan daha utangaç olduğu halde hiçbirşeyden korkmuyordu.

On yedi yaşında, iki amcasıyla beraber Yemen seferine çıkmıştı. Bir vadide, azıp kaçmış, vahşileşmiş bir deve gördüler, herkes kaçınıp sakındığı halde genç Muhammed (S.A.V) derhal önüne geçmiş, onu yularından yakalamıştı.

Su ile dolu bir vadi karşılarına çıkmıştı; kafile korktu ve durakladı. O hemen ilerledi ve “Beni takip ediniz.” dedi.

Hz. Ali der ki, “Harb kızıştığı, gözler yuvasından fırladığı zaman Resûlullaha sığınır, onunla korunurduk. Hiç kimse düşmana ondan yakın olamazdı.”

Medine halkı, bir gece korkunç bir ses duyduğu için o cihete hareket etmek üzere idiler ki, çıplak bir at üzerinde, yalın kılınç “Korkmayın birşey yok” haberini getiren Resûlullah (S.A.V) le karşılaştılar.

Huneyn muharebesinde herkes sağa sola kaçışırken… O bineği üzerinde, dağ gibi yerinde, şöyle haykırıyordu: “Ben Allah’ın Peygamberiyim; bunda yalan yok. Ben Abdülmuttalib’in torunuyum.” O gün de O’ndan daha çok sebat eden ve düşmana O’ndan daha yakın olan görülmemişti.

İşte şecaat bu iki durumda ölçülür: Tehlikeye koşmak ve gerektiğinde ölüm çemberinde sebat etmek. Evet sabrı en güç, tahammülü en zor olanlar bunlardır.

Dostlarını işkence ve ölüm korkusundan Habeşistan’a ve daha sonra Medine’ye gönderip Mekke’de tek başına herkes hicret edinceye kadar beklediği, hatta o yalnızlığına rağmen hergün Kabe’ye gelip ibadet ve Kur’an okumasına aynen devam ettiği zamanlarda gösterdiği cesaret O’nu bu vasfı açısından da eşsiz kılmıştır.

ibret.net

ne güzel [mustafa cihat]

Şemail [hayreddin karaman]

(Allah Rasulü´nün manzum resmi; salât O´na,selâm O´na)

Ne uzun ne kısa kararında boy
Soyu İbrahim´den, ne asil bir soy
Saçları hoş, siyah, dalgalı bir koy
Kemâlini giydir beni benden soy
Varlığın ma´şuku cemâlin göster
Bu kul varlığından soyunmak ister

Güneş pervanesi o güzel yüzün
Nûrundan ışığı vardır gündüzün
Solmaz bir gül rengin ne kış, ne güzün
Tecellî ediyor yüzünde özün
Hasretim, yanarım yüzünü göster
Kölen bu devletle avunmak ister

Simsiyah gözlerin âhu misalin
Daim Hakk´a bakar, her an visalin
Beyazı ölçüsü gözde kemâlin
Kaşların sûreti gökte hilâlin
Râzıyım rüyada yüzünü göster
Âşık ma´şukuna can sunmak ister
Okumaya devam et

50-52 Yaş

Akabe Biatleri 

Bi’setin 11. yılında Akabe mevkiinde İslâmiyet’le şereflenen altı Medineli, bir sene sonra aynı yerde buluşacaklarına dair Resûl-i Ekrem Efendimize söz vermişlerdi.  İlk görüşmelerin üzerinden bir sene geçip, hac mevsimi gelince içlerinde, bir sene önce İslâm’la şereflenmiş altı kişinin de bulunduğu on iki kişilik bir kafile Mekke’ye doğru yola çıktı. Bu kafile, Akabe denilen yerde gece vakti Peygamberimizle buluşarak Resûlullah’a şu altı hususta biat ettiler: 

– Allah’a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak,
– Hırsızlık yapmamak,

– Çocuklarını öldürmemek,

– Zina etmemek

– Kimseye iftirâ etmemek,

– Hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak

Bu hadiseye İlk Akabe Biatı adı verilmiştir.

Bir müddet sonra Medine’de İslâm yayılmaya başladı ve buradaki Müslümanlar Resûlullah’tan, kendilerine İslâm âdâp ve erkânını öğretecek bir Kur’ân muallimi gönderilmesini istediler. Resûl-i Ekrem onların bu tekliflerini, fıtraten oldukça nazik, aynı zamanda güzel bir simaya sahip olan Hz. Mus’ab bin Umeyr Hazretlerini Medine’ye göndererek kabul etti.
 

Bi’setin 13. senesinde İkinci Akabe Biatı gerçekleşti ve ilk Akabe biatinde bulunan on iki kişinin de bulunduğu yetmiş beş kişi gelerek Peygamberimize biat ettiler.  

Medine’ye Hicret Okumaya devam et

Efendimiz a.s.m nin kutlu mücadelesi [yusuf ziya özkan]

Naat (Arif Nihat ASYA)

Image Hosted by ImageShack.us
Seccadeden kumlardı…
………………………………
Devirlerden, diyarlardan
Gelip göklerde buluşan
Ezanların vardı!

Mescit mü’min, minber mümin…
Taşardı kubbelerden Tekbir,
Dolardı kubbelere “amin!”

Ve mübarek geceler, dualarımız,
Geri gelmeyen dualardı…
Geceler ki pırıl pırıl,
Kandillerin yanardı!

Kapına gelenler, ya Muhammed,
Uzaktan, yakından
Mü’min döndüler kapından!

Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;
İki dünyada aziz ümmet,
Muhammed ümmetiydi.

Konsun -yine- pervazlara
Güvercinler;
“hu hu” lara karışsın
Aminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler!

Şimdi seni ananlar,
Anıyor ağlar gibi…
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi;
Düşkünlerin kanadıydın,
Yoksulların sahibi…
Nerde kaldın ey Resul,
Nerde kaldın ey Nebi?

Günler, ne günlerdi, ya Muhammed;
Çağlar ne çağlardı;
Daha dünyaya gelmeden
Müminlerin vardı…
Ve birgün, ki gaflet
Çöller kadardı, Okumaya devam et

43-50 Yaş

Image Hosted by ImageShack.us

Habeşistan’a Göç

Yapılan eziyet ve işkenceler neticesinde Müslümanların bir kısmı göçe başladı. İlk olarak Hicret edilen yer Habeşistan oldu. Hz. Osman ise zevcesi Rukiyye’yi alıp herkesten önce yola çıktı. Peygamberimiz Onun hakkında “Lût Peygamberden sonra, ailesini yanına alıp Allah yolunda ilk hicret eden insan, Osman’dır.” buyurmuşlardır.

Bi’setin2 6. senesinde, Peygamberimizin amcası ve aynı zamanda süt kardeşi olan Hz. Hamza bir gün avdan dönüyordu. Ebû Cehil’in Peygamberimize küfür ve hakaret ettiği kendisine bildirildiğinde, hışımla Ebû Cehil’in yanına gitti ve onun kafasını yardı. Daha sonra ise Efendimizin yanına gelerek Müslüman oldu.

Resûlullah Efendimizin davası karşısında çaresiz kalan müşrikler, kendisi hakkında bilgi edinmek için Yahudi alimlerine başvurdular. Yahudi alimleri şu üç soruyu Peygamberimize sormalarını, eğer Efendimiz bunları cevaplarsa Onun beklenen peygamber olacağını bildirdiler: Okumaya devam et

Bediüzzaman Hazretlerinin vefatı münasebetiyle…

Image Hosted by ImageShack.us
 Tarihçe-i HayatıBediüzzaman Said Nursî, yüzyılımızın yetiştirdiği önde gelen İslâm mütefekkirlerinden biridir. 1873´da Bitlis´in Hizan kazâsına bağlı İsparit nahiyesinin Nurs köyünde dünyaya gelmiş, 23 Mart 1960´da Şanlıurfa´da hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Keskin zekâsı, hârikulâde hafızası ve üstün kabiliyetleriyle çok küçük yaşlardan itibaren dikkatleri üstünde toplayan Said Nursî, normal şartlar altında yıllar süren klasik medrese eğitimini üç ay gibi kısa bir zamanda tamamlamıştır. Gençlik yıllarını alabildiğine hareketli bir tahsil hayatı ile değerlendirmiş; ilimdeki üstünlüğünü, devrin ulemâsıyla çeşitli zeminlerde yaptığı münâzaralarda fiilen ispatlamıştır. Bu meziyetleriyle ilim çevresine kendisini kabul ettirerek, “Bediüzzaman”, yani, “çağın eşsiz güzelliği” lâkabı ile anılmaya başlamıştır. Okumaya devam et

40-43 Yaş

İlk Vahiy

Peygamberimize ilk vahiy 610 yılının Ramazan ayında, bu ayın 17. gecesinde, Hira (Nur) dağında, Cebrail tarafından getirildi. İlk inen ayetler Alak Sûresinin ilk beş ayetidir. Peygamberimiz kendisine ilk vahyin gelmesinden sonra korkuya kapıldı ve eve gelerek üstünün örtülmesini istedi. Daha sonra başından geçenleri Hz. Hatice’ye bildirdi. Hz. Hatice Peygamberimizin yaşadığı hadiseleri amcasının oğlu Varaka bin Nevfel’e anlattı. Varaka, Hz. Muhammed’in başına gelenleri işitince, Ona görünen meleğin Cebrail olduğunu ve Onun bu ümmetin peygamberi olacağını söyledi.

Peygamberimiz ilk vahyi aldıktan sonra, vahiylerde bir süre kesilme oldu. Bu hadiseye “İnkıta-ı Vahiy” denilmiştir. Bu süre 40 gün devam etmiş ve bu süre sonrasında tekrar vahiy gelmeye başlamıştır.

İlk Müslümanlar
Okumaya devam et

kutlu doğum [mustafa cihat’ın ezgisiyle]

MADINAH-TUN-NABI ilahisinin sözleri

Image Hosted by ImageShack.us
buraya tıklayarak ilahiyi dinleyebilisiniz…
https://mimnun.wordpress.com/2007/02/21/madinah-tun-nabi/
Madinah-tun-Nabi
Chorus:
Madinah Madinah
Madinah Madinah
Madinah Madinah
Madinah Madinah

The city of the Prophet where we all like to beMadinah-tun-Nabi

ChorusThe city that’s bright
Where you’ll become light
Of all worries and burdens
When you set sight your heart will delight
At the wonders of Madinah
Okumaya devam et