necip fazıl’ın Hayatı ve Sanat Anlayışı

Image Hosted by ImageShack.us

1904’de İstanbul’da doğdu. Babası, Abdulbaki Fazıl Bey’dir. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da yaptı ve Mekteb-i Fünun-ı Bahriyye’den mezun oldu. İstanbul’da Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi ise de, bitiremeden ayrıldı. Bir aralık, hükümet hesabına yüksek öğrenimini yapmak üzere, Paris’e gidip Sorbon’a devama başladı. Fakat, orasını da bitiremedi. İstanbul’a döndükten sonra, bankalarda memur olarak çalıştı. Bir ara, Güzel Sanatlar Akademisi ile Devlet Konservatuarı’nda Türkçe öğretmenliği yaptı. Nihayet memurluktan ayrılarak, gazeteci ve yazar oldu. Ağaç (1936) ve Büyük Doğu (1943–1965) dergilerini çıkardı ve bazı günlük gazetelerde fıkra yazarlığı yapmaya başladı.

Necip Fazıl, Milli Mücadele devri sonlarında tanınmaya başlayan şairlerdendir. Şiirlerini 1922 yılında yayımlamaya başladı ve ilk şiir kitabı olan Örümcek Ağı’nı 1925’de bastırdı. Bunu 1928’de Kaldırımlar takip etti.

Bundan sonra yayımladığı kitaplar, daha önceki kitaplarında çıkmış şiirlerinden yaptığı seçmelere yenilerini de eklemek suretiyle meydana gelmiştir. Bu şekilde bastırdığı üç eserinden birisi Ben ve Ötesi (1932) ikincisi Sonsuzluk Kervanı (1955) ve üçüncüsü de Çile (1962) adlarını taşırlar. Şiirler, birincisinde kronolojik olarak yani yazıldıkları yıllara göre sıralandıkları halde; ikinci ve üçüncüde, konularına göre sıralanmıştır. Şair son kitabının müşterek olan önsözlerinde, bu kitaplarına aldığı şiirlerinden gayrisinin kendisi ile artık bir ilgisi kalmamış olduğunu bildiriyor.


Yine bu önsözlerde, ayrıca, Ben ve Öte’sinin yayım tarihi olan1932’den sonra şiirden çok siyasi ve dini konularla ve bu arada tiyatro eserleri yazmakla ilgilenmesini dikkate alanların kendisine yönelttikleri “şiiri bıraktığı” ihtimalini şiddetle ret eden şair, bu müddet zarfında kendi sanat anlayışında meydana gelen değişikliği de izhar eder. Bu izaha göre, (kendisinin fikir ve ideolojisi yolunda varmak istediği gaye ile bizzat şiirin esas gayesi arasında herhangi bir ayrılık yoktur. Çünkü şiirde, aslında, yalnız kendisine değil, aynı zamanda Allah’a ve Allah davasını güden topluluklara bağlı olması da lazımdır. Böylece “sanat için sanat” ve “cemiyet için sanat” formülleri aynı noktada birleşmiş olur. Şair cemiyet içindeki görevini şiirleriyle yaptığı gibi, değişik yazı sahalarında ve değişik şekillerde de yapabilir. Bu davranışına bakarak, onun asli sıfatından yani şairlik vasfından ayrılmış olduğunu kabul etmek hatadır.)

Şair, şiir sanatı hakkındaki düşüncelerini daha etraflı sistemli bir şekilde son kitabı Çile’nin sonuna koyduğu “Poetika” (s.199–225) bölümünde anlatır. Bu düşünceleri şu şekilde özetlemek mümkündür: (Şair “sınırlı bir duygulanma” çerçevesinde kalmayan “üstün idrak” seviyesine erişen “ne yaptığı”nın yanı başında “niçin ve nasıl yaptığını” da bilen ve mutlak hakikati arayandır. O halde şiir de, buna paralel olarak varlığı çeviren sırların ve güzelliklerin yolundan giderek Allah’ı yani “mutlak hakikat”i arama işidir. Bu işi başarabilmek için şiirin yürüdüğü yol ise, “en sarp” fakat “en kestirme” yoldur. Bu yoldan gitmek suretiyle mutlak hakikate yani “ âlemin mütenahi kesretinden büyük ve merkezi vahdete” ulaşmak onun tek gayesidir.

Şiiri teşkil eden başlıca iki unsur vardır: His ve fikir. Şiir “düşüncenin duygulaşmasından “ ve “duygunun da düşünceleşmesinden” doğar. His ile fikrin esrarlı bir şekilde birleşmesinden doğan şiir, teke teker bunların hiçbirisi değildir; bir terkiptir. Klor ile sodyumun birleşmesinden doğan tuz gibi. Ancak, bu birleşmede, düşüncenin uğradığı değişiklik duygunun değişikliğinden daha fazladır. Bu sebeple şiirde temel unsur, “duygu haline gelmiş olan düşünce”dir.

Böyle bir muhtevadaki şiirin başlıca “hususiyet ve mümtaziyeti” ise, hakikati aramada kullandığı metottan doğar. İlim, hakikati, “aklın yolundan” giderek, bu yolda vardığı “her merhalenin” izahını yaparak zaman ve mekân kadrolarının içinde kalmak suretiyle ulaştığı neticeleri daima bir “sebebe” bağlayarak ve düşünceyi bu yolda bir “âlet” gibi k ulanarak arar. Gerçi hakikati bulabilmek için şiir de düşünceyi bir âlet olarak kullanırsa da, bu yolda yürürken vardığı merhalenin izahını yapamadığı gibi, “sebep” üzerinde de durmaz; zaman ve mekân kadrolarının dışına çıkarak, bir anda, insan idrakini “eşya ve hadiselerin” ötesine sıçradı. Böylece ilim, “nazariye”den “ameliye”ye yani “mücerret”ten “müşahhas”a; şiir ise, “müşahhas”tan “mücerret”e doğru gider. İlim, ulaştığı neticeleri “tebliğ” şiir ise, “telkin” eder.

Ancak şiirin teşekkülü için sadece gayesinin belli olması bir muhtevaya bir metoda sahip olması yetmez. Aynı zamanda, muhtevasının estetik ve fonetik değer içinde yani büyük bir sanat gücü ile verilmesi de gerekir. Her sanat eserinde olduğu gibi, şiirdeki iç ve dış yapılar arasında bir ahenk sağlanması şarttır. Çünkü, bunlar birbirinden ayrılmayacak unsurlar, aynı bütün parçalardır. Şiirin dış yapısı olan şekil ve kalıp onların ana unsurları olan “vezin” ve “kafiye” şiirde zaruridir. Ancak bunlar, mananın önüne geçmemeli, şiir bunları esir almamalı, onları aşmalıdır. Şiirde şekle düşman olanlar, onu kaldırmak isteyenler, onu aşamayanlar, bu konudaki acizlerini kabul edenlerdir.)

(Şiir bir cemiyetin yaşayışındaki karışık olaylara inerek “onun bütün mazisini ihtiva eden halini gösteren ve bilhassa istikbalden haber veren. Harikulade dolambaçlı bir rüyadır ve her rüya gibi bir tabir tefsir mevzuudur. Şiir, sosyal hayatın her sahasına ait bütün davaların dertlerin hamlelerin ihtirasların ve bunalımların şair denilen tek bir fert üzerindeki “ kaynaşma girdaplaşma” zeminidir. Bu sebeple cemiyet hayatı ile çok yakından ilgilidir. Ve onun üzerinden şiddetle müessestir)

“Dinin olmadığı yerde, hiçbir şey yoktur. Bilen ve bilmeyen her ferdimizle hepimiz bu dünyaya, bizzat Allah’ın ferman ettiği gibi, Allah’ı aramaya, bulmaya, O’nun sır ve hikmetleri etrafında körebe olmaya ve O’na ibadet etmeye geldik”

Müspet ilimlerin –yaptıkları her yeni keşifle- insan ruhunda açtıkları gedikleri ancak şiir kapatabilir. Aksi halde insan, gir gide robot olmaya mahkûmdur. Nitekim X­­IX. Asrın ikinci yarısından itibaren başlayan büyük ruh ve fikir buhranı, başını alıp dolu dizgin giden müspet ilim buluşlarının şiir ve fikirle doldurulmamsından doğmuştur.

Son devir Türk şiirinin en kuvvetli liderlerinden biri olan şairdeki bu yeni sanat anlayışı, 1932–1938 yılları arasındaki dönmede, yavaş yavaş gelişir. Bu müddet, “yerden göklere götüren yolun” aranması ile geçe ve nihayet, onun ancak tam bir dini imanla bulunabileceği anlaşılır. Şairin: anladım işi: Sanat Allah’ı aramakmış” (Sanat-Sonsuzluk Kervanı) şeklinde formülleştirdiği bu anlayış tasavvufun davranışından başka bir şey değildir. 1939 yılında yazdığı ve tasavvufa has benzetmelerle kendisini bazen “sırtına Kaf dağı yüklenmiş minicik bir bebek”e bazen de “arşa gebe bir zerre”ye benzeten; varlığı “iç içe mimari, iç içe benlik” olarak gösteren kainatın her bir unsurunda tam bir nizam ve bir ezel-ebed akışı bulan ve, nihayet nefsi mahkum ederek “birlik gerçeğine” varan Çile adlı uzun manzume, şairin – artık kendisini hizmetine tamamen verdiği- yeni sanat anlayışını göstermek bakımından da başarılıdır.

Necip Fazıl’ın şiirden sonra, en çok emek verdiği saha tiyatrodur. 1935’te yayımladığı Tohum adlı piyesini Bir adam Yaratmak (1938,) Künye (1940), Sabır Taşı (1940), Para (1942), Nam-ı Diğer Parmaksız Salih (1949), Reis Bey (1964), Siyah Pelerinli Adam (1964), Ahşap Konak (1964), ve Ulu Hakan II. Abdulhamid Han (1965), takip etti. Teknik yönden oldukça kuvvetli olan bu piyeslerde de, umumiyetle, bir çok şiirlerinde olduğu gibi, zaman zaman maraziliğe kadar varan kuruntu ve korku psikolojisinin başarı ile işlendiği ve bazı metafizik düşüncelere de yer verdiği görülür.

Şair, tiyatro kadar olmamakla beraber, hikâye nevini de denedi. Birkaç Hikâye-Birkaç Tahlil (1933), ve ruh Burkuntularından (1965), adlı eserlerinden topladığı hikayelerinde, hemen hemen tiyatrolarındaki konuları işlemiş bulunmaktadır.

Doğrudan doğruya edebi karakterdeki bu eserlerden başka, şairin Namık Kemal (1940,) adlı bir incelemesi ve Halkadan Pırıltılar (1948–1954–1966), Büyük Doğuya Doğru İdeolocya Örgüsü, (1959-1962,) O ki O Yüzden Varız (1961), Her Cephesiyle Komünizma (1961) İman ve Aksiyon (1961), Çöle İnen Nur (1969) gibi dini siyasi konularda yazılmış eserleri de vardır. Günlük gazetelerde çıkmış fıkralarını ise, Çerçeve (1940), adı altında topladı. 1983’te İstanbul’da öldü.

­­­

Kaynak : Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, İnkılap Yayınevi
ibret.net

Reklamlar

3 responses to “necip fazıl’ın Hayatı ve Sanat Anlayışı

  1. zahmet görülmez ise; eserleri incelenmezse nasıl bilinebilirki sanat anlayışı…
    sanatına muhatap eserleridir. anlamak gerek…

  2. yaa sanatı yokki SANATI nı arıyorum necip fazıl kısakürek in sanatını eklermisiniz

  3. Ben sanat anlayışını arıyorum yardım eder misiniz? Proje ödevim var Türkçeden De Trabzonda yetişen şair veya yazarların tanıtılması;sanat anlayışları,eserleriyle tanıtılması

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s