Category Archives: siyer-i nebi

Kutlu Doğum 2011

Diyanet İşleri Başkanlığı Yine çok güzel bir videoya imze atmış.

Bu seneki Kutlu Doğum konusu olan Merhamet Eğitim çerçevesinde ” Merhamet Peygamberi” konulu bir video hazırlamışlar.

Harika olmuş.  Allah razı olsun.

Videoyu da içindeki metni de burada bulabilirsiniz.


Merhamet Peygamberi
İpinle çıktım kuyuya
Kuyuya çıktım ipinle
Dediler, çıkılası değildir kuyu
Karanlıktır, inilir.
İndir.
Dedim, nedir ki in?
Mağara, dediler.
Bilgelerine götürdüler.
Bir mağara düşün dostum,dedi
Duvarına gölgeleri yansır hakikatlerin
Gerçek sanırsın.
Ne zaman çıksan dışarı
Görürsün hakikatleri
Güneşi görür söyleyemezsin
Bir mağara düşün dostum yanılgılar ülkesi
Bu yüzden atıyor herkes kendini dışarı
Bu yüzden mi dışarıda hayat?
Bu yüzden mi sergilemek her şeyini güneşin altında ?
Ve hayatı güneşlere taşımak?
Karanlık korkusu bu yüzden mi? Okumaya devam et

56-62 Yaş

Hudeybiye Antlaşması

Hicretin 6. senesinde, Müslümanlar Umre maksadıyla Mekke’ye doğru yola çıktılar. Ancak Kureyş müşrikleri Müslümanların, bu sene içerisinde Kâbe’yi tavaf etmelerine müsaade etmedi. Bu sıralarda Allah-ü Teâlâ Peygamberimize biat edilmesini emretti ve Müslümanlar Allah ve Resûlü yolunda canlarını feda edinceye kadar savaşacaklarına dair biât ettiler. Bu biata “Rıdvan Biatı” denilmiştir. Kureyşliler Medinelilerin Kâbe’yi tavaf etmelerine izin vermeyince iki taraf arasında Hudeybiye Antlaşması yapıldı.

Antlaşmaya göre;

– Müslümanlar ve müşrikler 10 yıl savaşmayacaklardı.

– Peygamberimiz ve sahabeler bu yıl Mekke’ye giremeyeceklerdi; ancak bir sonraki yıl girebilecekler ve burada üç gün kalabileceklerdi.

– Medine’deki Müslümanlardan Mekke’ye iltica edenler Müslümanlara iade edilmeyecek; fakat Mekke’den Medine’ye iltica edenler, istendiği takdirde geri verilecekti.

– Arap kabilelerinden isteyenler Peygamberimizle, isteyenler de Kureyşlilerle anlaşma yapabileceklerdi.

Peygamberimizin Hükümdarları İslâm’a Daveti
Okumaya devam et

Efendimizin a.s.m. 24 Saati!

Hiç merak ettik mi acaba, canımızdan çok sevdiğimiz Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bir gününü nasıl geçiriyordu? Ne zaman yatıyor, nasıl kalkıyor ve bütün gün boyunca neler yapıyordu?

Peki O’nu niçin sevmemiz gerektiğini de biliyor muyuz? Güçlü bir iman ve derin duygularla bağlı olduğumuz peygamberimizi, ilim ve şuur yönüyle de tanımak ve bilmek, bizi gerçek kulluğa götürecek en büyük vesile olacaktır.

Sevmek Benzemeyi Gerektirir

Hz. Peygamber (sav)´i sevmek, herkese farzdır. Zaten, Cenab-ı Hakkı sevmek de buna bağlıdır. Allah-u Teâla’nın sevgili Peygamberini sevmedikçe, ona uymadıkça, Allah-u Teâla’yı sevmek saadeti ele geçmez.

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“De ki: Eğer Allah´ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmran; 31) Allah-u Teâla, Habib’ine böyle demesini emir buyurmaktadır.

Saadete kavuşmak isteyen kimse, bütün adetlerini, ibadetlerini ve alış-verişlerini, kısaca tüm yaşamını O’na benzetmeye çalışmalıdır.

Bir kimsenin sevdiğine benzemeye çalışanlar, benzemeye çalıştığı kimseyi sevene, sevimli ve güzel görünürler. Bunun gibi, Hz. Peygamberi (sav) sevenleri de Allah-u Zülcelal sever. Bundan dolayı, görünen ve görünmeyen bütün iyilikler, bütün üstünlükler, ancak Hz. Peygamber (sav)´i sevmekle ele geçer.

Allah-u Teâla, sevgili Peygamberini, insanların en güzeli, en iyisi, en sevimlisi olarak yarattı. Her iyiliği, her güzelliği, her üstünlüğü O’nda topladı.

Ashab-ı Kiramın hepsi, O’na âşık idiler. Hepsinin kalbi, O’nun sevgisi ile yanıyordu. O’nun ay yüzünü, nur saçan cemalini görmeleri, lezzetlerin en tatlısı idi. O’nun sevgisi uğruna canlarını, mallarını feda ettiler. Evet, Allah’ı seviyorum diyenlerin, Ashab-ı Kiram gibi olmaları lazım…

Hz. Peygamber (sav)´e tam ve kusursuz tabi olabilmek için, O’nu tam ve kusursuz sevmek lazımdır. Tam ve olgun sevginin alameti de O’na tam olarak mutabaat etmektir. Yani, her söz ve davranışını O’na benzetmek, kısaca O’na uymaktır.

Kur´an-ı Kerim ve hadis kitaplarında, Hz. Peygamber (sav)´e mutabaat etmenin, dinin vazgeçilmez bir esası olduğunu kesin olarak ifade eden ayet ve hadisler pek çoktur.

Oysa Efendimizin şerefli yaşamı hakkında bilgisi olmayan birisinin O’na mutabaat etmesi düşünülemez. Çünkü bilmeden uyulamaz.

Peygamber Efendimiz (sav)’in Gündelik Hayatı

Hz. Hüseyin (ra), babası Hz. Ali´ye (kv), Hz. Peygamber (sav)´in bazı hallerini sormuş, Hz. Ali de şu şekilde anlatmıştır:

“Evine izin isteyerek girerdi. Evindeki zamanını üç kısma bölerdi. Bir kısmını Allah ´a (ibadet), bir kısmını ailesine ve kendisine. Sonra da insanlara ayırırdı.”

Hz. Peygamber (sav)´in günlük olarak her zaman yaptığı gibi, sabah namazının farzından önce mutlaka iki rekat sünnet kılardı. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“Sabah namazının iki rekat sünneti dünya ve içindekilerden hayırlıdır.” (Müslim, Tirmizi)

Hz. Peygamber (sav) bütün namazlarını huşu ve huzur içerisinde korku ve ümit arasında kılardı. Nitekim, Mutarrıf (ra), babasından şöyle nakletmiştir:

“Hz. Peygamber (sav)’i namaz kılarken gördüm, göğsünden değirmen sesi gibi inilti çıkıyordu.” Başka bir rivayette ise; “Göğsünden kaynayan tencerenin sesi gibi ses çıkıyordu.” (Ebu Davud, Nesai)

Hz. Peygamber (sav) ümmetine de, bu şekilde namaz kılmalarını emretmiştir. Nitekim Ammar bin Yasir´den (ra) rivayetle diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“Bir kişi namazını kılınca, kendisine namazdaki dikkatine göre; namazın onda biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri ve yarısı kadar sevap yazılır.” (Ebu Davud, Nesai, İbn Hıbban)

Diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuştur: “Farz namazlar teraziye benzer. Eksiksiz yapan çok kazanır.” (Taberani, İbn Hıbban)

Bu sebeple Hz. Peygamber (sav) namazlara çok büyük bir önem verirdi. Hz. Peygamber (sav) sabah namazının farzını, cemaate kıldırdıktan sonra, namazını kıldığı seccadenin üzerine, güneş iyice doğuncaya kadar otururdu. (Müslim)

Güneş Doğuncaya Kadar Zikir

Nitekim Enes bin Malik´den (ra) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Kim sabah namazını cemaatle kılar, sonra güneş doğuncaya kadar oturarak Allah´ı zikreder, sonra iki rekat namaz (işrak namazı) kılarsa, ona makbul tam bir hac ve bir umre sevabı verilir.” Enes (ra) der ki: “Tam bir hac ve umre sevabı” buyurdu. Bu sözü üç defa tekrar etti. (Tîrmizi)

Hz. Peygamber (sav) daha sonra uzaktan yakından kendisini görmeye gelenleri kabul etmeye başlardı. Gelenler halka şeklinde etrafında toplanırlardı. O, çevresindekilere vaaz eder, öğütler verir, sorularını cevaplandırır, hattâ gördükleri rüyaları tabir ederdi. Bazen sahabelere kendi rüyalarını anlatırdı.

Tavır ve Konuşması

Hz. Peygamber (sav)´in konuşması son derece tatlı ve gönül okşayıcı idi. Tane tane konuşur, her cümlesi, dinleyenler tarafından iyice anlaşılması için ayrı ayrı olurdu. Kahkaha ile gülmez, tebessüm halinde bulunurdu. O, insanların en halîmi, en yumuşak huylusuydu.

Hz. Peygamber (sav) şahsına yapılan, nefsine karşı işlenen hataları, yumuşaklıkla karşılardı; Allah´a ve imana yapılan, bir hücum olunca asla susmaz, gereken cevabı verirdi.

Hz. Peygamber (sav) insanların kusurlarını görmez, bazen görmezden gelir, çok zaman gözünü çevirir, kusurunu görse de yüzüne vurmaz, o kişiyle arasındaki saygı ve sevgi perdesini yırtmazdı.

Hz. Peygamber (sav)´in tevazusu, bilhassa insanlarla olan münasebetlerinde daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Meclisinde kim olursa olsun, konuşan kimseyi, sabırla dinler, haktan uzaklaşmadığı müddetçe sözünü kesmezdi.

Bir gün adamın biri, Hz. Peygamber (sav)´i görmeye geldi. Fakat Peygamberliğin haşmetinden o kadar etkilendi ki, titremeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav): “Korkma! Ben hükümdar değilim. Kuru et pişirerek karnını doyuran, Kureyşli bir kadının oğluyum.” buyurdu. (Hakim)

Hz. Peygamber (sav) kendi yakınlarına ve sahabelerine devamlı hoşgörülü olduğu gibi, düşmanlarını da, özellikle onlar güçsüz bulundukları ve teslim oldukları zaman bağışlamış, suçlarını affetmiş, sonunda da pek çoğunun iman etmesine vesile olmuştur.

Peygamberimizden bir şey istenildi mi, asla “Yok!” demezdi. O, insanların en cömerdi idi…

Nitekim İbn-i Abbas şöyle demiştir:

“Hz. Peygamber (sav) insanların, en cömerdi idi. Özellikle Ramazan aylarında daha fazla cömert olurdu.” (Buhari)

Duha Namazı

İnsanlarla sohbet etmesi, onların dertlerini dinlemesi genellikle, kuşluk vaktinin girmesine kadar sürerdi.

Kuşluk vakti gelince Hz. Peygamber (sav) bazen dört, bazen da sekiz rekat olmak üzere Duha namazı kılardı. Bu namazın fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:

“Cennette, ‘duha kapısı’ denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü bir münadi şöyle seslenir: ‘Ey Duha namazı kılanlar nerdesiniz? İşte gireceğiniz kapı burasıdır, Allah-u Teâla´nın rahmetiyle buradan içeri giriniz.” (Taberani)

Hz. Peygamber (sav) Duha namazını kıldıktan sonra evine gelir, ev işleriyle meşgul olur, elbise ve ayakkabıları tamir eder, hayvanlarını sağardı. (Ahmed bin Hanbel)

Öğlen Namazı

Hz. Peygamber (sav) daha sonra Öğle namazı için hazırlık yapardı. Öğle vakti girince camiye gider, öğle namazının farzından önce ve sonra kılınan müekked sünnetleri kılmayı ihmal etmezdi.

Efendimiz öğleden sonra istirahat ederlerdi… Okumaya devam et

AHDE VEFASI


Ebû’l Hamsa oğlu Abdullah diyor ki:

“Muhammed (S.A.V) ile bir satış muamelesi yapmıştım. Kendisine “Biraz bekle gelirim.” dedim; unutmuşum. Üç gün sonra hatırlayıp gittiğimde O’nu aynı yerde gördüm. Beni görünce sadece: “Bana eziyet ettin, üç gündür seni bekliyorum.” mukabelesinde bulundu.

Yaşlı bir kadın, Resûl-ü Ekremin (S.A.V) ziyaretine gelmişti. Efendimiz sordu:

– Sen kimsin?

– Müzeyne’den Cüsâme.

– Sen Hassâne misin, nasılsınız, ne haldesiniz, bizi görmeyeli ne yapıyorsunuz?

– Anam, babam feda olsun, iyiyiz. Kadın kalkınca, Hz. Aişe (R.A.) sordu.

-Yâ Resûlallah bu kadına çok alâka gösterdiniz!..

-Hatice hayatta iken bize gelir giderdi, ahde vefa imandandır.

İslâmiyetin kökünü kazımak için var güçleriyle saldıran Hevazin kabilesi, Huneyn savaşında esir olmuşlardı. Bu azgın ve kibirli kavimden birisi:

-Yâ Muhammed, bizde senin süt annelerin ve mürebbiyelerin var! dedi.

-Kendime ve Abdülmuttalib oğullarına ait esirleri serbest bırakıyorum, diye cevap verdi. Bunun üzerine diğer müslümanlâr da:

-“Bize aid olanları da Resûlullaha bağışlıyoruz!” dediler.

Emdiği sütün hakkına riayeten, mağlub fakat zalim bir kavmin esirlerini bile hiç karşılıksız salıvermişti.

Okumaya devam et

EŞSİZ TEVAZUU


Meşhur Hâtem-i Tâi’nin oğlu Adiyy, ülkesi müslümanlar tarafından fethedilince Bizans’a kaçmış ve sonra da Şam’dan Peygamber Efendimizin (S.A.V) yanına gelmişti. Adiyy, Medine’de muhteşem bir melik ile karşılaşacağını hayalinden geçiriyordu. Ama neyle karşılaşmıştı! Kendisi şöyle anlatıyor:

“Medine mescidinde Hz. Muhammed (S.A.V)in yanına girdiğimde selam verdim.

– Bu zât kimdir? diye sordular; ben: – Hâ-tem oğlu Adiyy dedim. Ayağa kalkıp beni evlerine götürdüler. Vallahi bunu doğrudan doğruya ve şuurlu olarak bana yapıyorlardı. Yolda, yaşlı ve zayıf bir kadın O’nu karşıladı ve durdurdu. Sözü bitinceye kadar uzun zaman kadını bekledi. Ben, kendi kendime: Vallahi bu melik değil! dedim. Sonra beni evine götürdü; içi lif dolu deriden bir yastık alarak bana uzattı ve – Buyur buna otur! dedi. Ben:

– Hayır, siz oturun, dedim. – Hayır siz diye tekrar ettiler; oturdum. Kendileri de kuru yerde oturdular. Ben yine kendi kendime -Vallahi bu bir melikin yapacağı bir iş değil dedim. Sonra kendisi söze başladı:

– Hâtem oğlu Adiyy, sen Rekûsi mezhe-bindensin değil mi?

– Evet.

– Sen kavminden ganimetin dörtte birini alıyor muydun?

– Evet alıyordum.

– İşte, bu, senin dinine göre sana haramdı.

– Evet hakikaten öyleydi. (Bu sözünden anladım ki Muhammed Alevhhisselâm, gönderilmiş bir peygamberdir. Çünkü herkesin meçhulü olan gizli, şahsi bir meseleyi biliyordu.)

Abdullah bin Câbir (R.A.) diyor ki, “Medine’de bir yahudi vardı. Kesim zamanı, karşılığında hurma almak üzere bana para verirdi. Bir yıl hurma iyi olmadı. Kesim zamanı yahudi bana geldi, fakat verecek birşey bulamadım. Gelecek yıla tehir etmesini rica ediyordum kabul etmiyordu. Peygamber Efendimize (S.A.V) haber verilmiş. O da ashabına: – Haydin, Câbir için yahudiden mühlet isteyelim, demiş. Hep beraber hurma bahçeme geldiler. Resûl-ü Ekrem (S.A.V) yahudiye söylüyor, fakat ya-hudi: – Ya Ebe’l Kasım, mühlet vermem! diyordu. Efendimiz (S.A.V) kalkıp hurmalığı gezdiler, tekrar gelip yahudi ile konuştular, o yine kabul etmedi. Kalktım biraz yaş hurma getirip Efendimizin (S.A.V) önlerine koydum, yediler, sonra: – Çardağın nerede? diye sordular. Yerini söyledim. – Oraya birşey ser! dediler. Serdim. Gidip biraz uyudular. Sonra uyandılar. Bir avuç daha hurma getirdim, yediler. Tekrar yahudi ile konuştular; o yine redetti. Sonra bana: – Câbir, hurmayı topla ve borcunu öde buyurdular. Câbir der ki: – Allah hurmaya bereket verdi; hem borcumu ödedim hem de arttı.”

Anlatılanlar bize, Resûlullahın (S.A.V) hareketlerindeki kolaylık, sadelik ve tevazuu tasvir ediyor.

Okumaya devam et

KEMAL-İ ŞECAATİ


Daha çocukken “Lât ve Uzza hakkı için” diyerek kendisinden birşey istenildiğinde şöyle cevap vermişti: “Onlar adına benden birşey istemeyin. Vallahi onları sevmediğim kadar hiç birşeyi sevmez değilim…”

Kavminin putlarına karşı böyle bir cesaretle nefretini ifade eden çocuk, aslında örtüsüne bürünmüş kızdan daha utangaç olduğu halde hiçbirşeyden korkmuyordu.

On yedi yaşında, iki amcasıyla beraber Yemen seferine çıkmıştı. Bir vadide, azıp kaçmış, vahşileşmiş bir deve gördüler, herkes kaçınıp sakındığı halde genç Muhammed (S.A.V) derhal önüne geçmiş, onu yularından yakalamıştı.

Su ile dolu bir vadi karşılarına çıkmıştı; kafile korktu ve durakladı. O hemen ilerledi ve “Beni takip ediniz.” dedi.

Hz. Ali der ki, “Harb kızıştığı, gözler yuvasından fırladığı zaman Resûlullaha sığınır, onunla korunurduk. Hiç kimse düşmana ondan yakın olamazdı.”

Medine halkı, bir gece korkunç bir ses duyduğu için o cihete hareket etmek üzere idiler ki, çıplak bir at üzerinde, yalın kılınç “Korkmayın birşey yok” haberini getiren Resûlullah (S.A.V) le karşılaştılar.

Huneyn muharebesinde herkes sağa sola kaçışırken… O bineği üzerinde, dağ gibi yerinde, şöyle haykırıyordu: “Ben Allah’ın Peygamberiyim; bunda yalan yok. Ben Abdülmuttalib’in torunuyum.” O gün de O’ndan daha çok sebat eden ve düşmana O’ndan daha yakın olan görülmemişti.

İşte şecaat bu iki durumda ölçülür: Tehlikeye koşmak ve gerektiğinde ölüm çemberinde sebat etmek. Evet sabrı en güç, tahammülü en zor olanlar bunlardır.

Dostlarını işkence ve ölüm korkusundan Habeşistan’a ve daha sonra Medine’ye gönderip Mekke’de tek başına herkes hicret edinceye kadar beklediği, hatta o yalnızlığına rağmen hergün Kabe’ye gelip ibadet ve Kur’an okumasına aynen devam ettiği zamanlarda gösterdiği cesaret O’nu bu vasfı açısından da eşsiz kılmıştır.

ibret.net

50-52 Yaş

Akabe Biatleri 

Bi’setin 11. yılında Akabe mevkiinde İslâmiyet’le şereflenen altı Medineli, bir sene sonra aynı yerde buluşacaklarına dair Resûl-i Ekrem Efendimize söz vermişlerdi.  İlk görüşmelerin üzerinden bir sene geçip, hac mevsimi gelince içlerinde, bir sene önce İslâm’la şereflenmiş altı kişinin de bulunduğu on iki kişilik bir kafile Mekke’ye doğru yola çıktı. Bu kafile, Akabe denilen yerde gece vakti Peygamberimizle buluşarak Resûlullah’a şu altı hususta biat ettiler: 

– Allah’a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak,
– Hırsızlık yapmamak,

– Çocuklarını öldürmemek,

– Zina etmemek

– Kimseye iftirâ etmemek,

– Hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak

Bu hadiseye İlk Akabe Biatı adı verilmiştir.

Bir müddet sonra Medine’de İslâm yayılmaya başladı ve buradaki Müslümanlar Resûlullah’tan, kendilerine İslâm âdâp ve erkânını öğretecek bir Kur’ân muallimi gönderilmesini istediler. Resûl-i Ekrem onların bu tekliflerini, fıtraten oldukça nazik, aynı zamanda güzel bir simaya sahip olan Hz. Mus’ab bin Umeyr Hazretlerini Medine’ye göndererek kabul etti.
 

Bi’setin 13. senesinde İkinci Akabe Biatı gerçekleşti ve ilk Akabe biatinde bulunan on iki kişinin de bulunduğu yetmiş beş kişi gelerek Peygamberimize biat ettiler.  

Medine’ye Hicret Okumaya devam et